Bugun...


SAVAŞLARIN KADINI / Songül Dündar
“Ağlama naçar ağlama Bugünler geçer ağlama Kapıyı bağlayan Allah Bir gün açar ağlama”

SAVAŞLARIN KADINI / Songül Dündar

SAVAŞLARIN KADINI / Songül Dündar

 

“Ağlama naçar ağlama

Bugünler geçer ağlama

Kapıyı bağlayan Allah

Bir gün açar ağlama”


Savaşların Kadını'nı okudum büyük bir hızla. Toy Ana'yı, Toy Dede'yi, Hür Kız’ı, Melek Anne’yi, Son Beşik’i tanıdım. Göle’yi, Çullu'yu, Yenice'yi gezdim. Geleneklerimizi göreneklerimizi, unutmaya yüz tuttuğumuz adetlerimizi hatırladım. Çeşme başında kovalarını dolduran genç kızları gördüm ve onlara göz süzen civanları. Gördüm kalpleri alev almış yakan aşk ateşinin harını ve gördüm temeli sağlam bir yuvanın gücünü sadece sevdadan, sevgiden aldığını. Sevdanın emek, sevdanın fedakârlık, sevginin yürek istediğini, sevginin lafta değil özde yeşermesi gerektiğini gördüm. Ve dahası sizlerde görün istedim; başladım yazmaya bir bir…

Savaşların Kadını, Songül Dündar’ın “Şoför Ağa” isimli öykü kitabının ardından çıkan ikinci kitabı olup bu kitabını da “Cezo Gardaş” adını verdiği romanı izlemiştir.

Kitabın arka kapağında da vurgu yapıldığı üzere kadının Atatürk Türkiye’sindeki çehresi, özgür kişiliği, beyin gücü ve alın teri, emekçi elleri, ana sevgisi, gözyaşları, aydınlık yüzünün yanı sıra toplumdaki tarihsel önemi, köyden, kenti kucaklayan kolları, düşünce devrimini, demokratik mücadelesini, sorunlara karşı duyarlılığını, yaşam mücadelesini, toplumsal açmazlar karşısındaki reflekslerini, haksızlığa baş kaldırışını, savaşlara karşı duruşunu; kısaca SAVAŞLARIN KADINI’nı bulacaksınız bu romanda. Zaten kitabın ön kapağındaki yaşlı kadın resmi acılara meydan okuyan duruşuyla, bakışlarındaki derinlikle, yüzüne kırışıklık olup yerleşmiş onca kırışıklıkla adeta romanın özeti gibi.

 

Cinius Yayınlarından çıkan roman, yayına Zeynep Gülbay tarafından hazırlanmış. Kitap tasarımında ise Diren Yardımlı imzası görülüyor. 240 sayfadan oluşan Savaşların Kadını “Kınalı Gerdek”, “Son Beşik”, “Ana Yüreği” isimli üç ana başlık altında anlatılmış Songül Dündar tarafından.

Akıcı bir üslupla kaleme alınan kitabın dili oldukça sade. Yaşamın herkes için aynı seyretmediğini, yaşamda var olma savaşının her birey için farklılığını, aslında hayatın mücadelelerle dolu olduğunu, bir ömür içinde kadına düşen sorululukların ve görevlerin büyüklüğünün yanı sıra doğa sevgisini, hayvan sevgisini, o yöreye ait gelenek-görenekleri, kullanılan kıyafet ve eşyaları da detaylı olarak yer vermiş satırlarında yazar. Kurguyu ve anlatımı desteklemek maksadıyla kimi bölümlerde kullanılan maniler, ağıtlar, atasözleri, laylalar da bambaşka bir zenginlik katmış anlatıma.

Savaşların Kadını ismi ilk başta içinde ‘savaş’ kelimesi geçtiği için patlayan bombaları, havada uçuşan mermileri, barut ve kan kokusunu çağrıştırsa da savaş elbette sadece cephede gerçekleşmiyor. Hayat denen bu âlemde yaşamımız boyunca çeşitli olaylarla karşılaşıyor ve karşılaştığımız nice olaylarla savaşıyor, daha iyiye ulaşmak, refaha erebilmek için mücadele veriyor, savaşıyoruz. Hele bir de ‘anne’lik gibi kutsal bir unvan yüklenmişse kadının yüreğine, yaşanan her olumsuz olay yavrusunu korumak, gözetmek için onu daha da güçlü, kuvvetli kılıyor aynı Melek Anne gibi.

Yirmi yaşlarında gencecik bir kadının üç çocuğu ile -kırk günlük oğlu, iki ve dört yaşlarındaki iki kızı- Ermeni mezaliminden canlarını kurtarmak için açlığa, yorgunluğa, soğuğa karşı direnişleri yürekleri yakarken korkuları içinize işliyor; yürekleri yakan bir başka husus ise elbette ki Ermenilerin 93 harbinden beri (1877-1878) bulundukları her yerde Türklere rahat yüzü vermedikleri, Kars, Ardahan, Çıldır, Göle, Borçalı, Karabağ, Gürcistan, Azerbaycan ve Anadolu’nun pek çok yerinde bu katliamı gerçekleştirdikleri bilgilere dair okunan satırlar. Bu katliamın etkileri dörtlükler haline dönüşüp bakın Âşık Kahraman’ın kaleminden nasıl dökülmüş. İşte o dörtlüklerden birkaçı:

 

“Bir cenaze gördüm kan olmuş yüzü

Portlamış kenara sıçramış gözü

Üç yüz altmış canın sönmemiş közü

Yanan can dumanı arşa dayandı

….

Bir hamile kadın davranmış kaça

Ermeni eylemiş hep parça parça

Kılıç ile vurmuş bölünmüş kalça

Akan kızıl kan arşa dayandı

 

Çocuğu karnından çıkarmış bakar

Can teslim etmeden süngüye takar

Bebeğin figanı dağ taşı yakar

Dağın taşın şanı arşa dayandı”

(Sayfa 79-80)

Bir yanda ölüm öte yanda zor da olsa yaşanmaya çalışılan bir hayat. Gün olup Melek Anne’nin dudaklarından dökülen laylalar (ninni) ruha hoşluk, dinginlik katsa da (Layla balam ağlama/ Üreğimi dağlama / Yat yuhun şirin olsun / Göğsüme daş bağlama / sayfa:46) kimi zaman yakılan ağıtlar (Elveda elveda dumanlı dağlar / Göllerde yeşilbaş sonalar galdı / Ayrılık acısı sinemi dağlar/ Cennete ohşayan hanalar galdı / sayfa:39) dağları, taşları bile ağlatıyordu.

Yaşanılan olumsuz koşulların pek çok aileyi darmadağın edişi, parçalayışı da yürek yangınını harlıyor sayfalar boyunca ilerlediğinizde. Melek Anne’nin eşi Ali’nin on yıl sonra dönmesi ama evlerinin yerinde yeller estiğini görmesiyle kahroluşu. Başka bir şehre gidip yerleşişi, ömrünün geri kalanını orada sürdürmesi anlatılırken gencecik bir kadının üç çocuğuyla birlikte verdiği yaşam mücadelesi, üç çocuğun baba hasretiyle, babasız büyümesi ve umutla bekleyişinin uçsuz bucaksız sonu okuyanı hercümerç ediyor.

İnsanların, insanlara yaptığı zulmün yanı sıra Karabaş’ın, Zilli’nin onları korumaya çalışması, sadakati, sahiplenişi de bir başka yürek ısınışı. Ve Melek Anne’nin ve Hür Kız’ın ve bacısının hayvan sevgisi ise insan sevgisine eş.

Günümüzde gitgide yitirdiğimiz, yazılı olmayan ama kültürümüze yerleşmiş o kadar güzel değerlerimiz vardı ki; bunlardan biri de yardımlaşma idi. Genellikle kırsal kesimlerde insanların ekonomik-sosyal içerikli ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için ‘imece’ adı verilen ve toplumsal dayanışma örneği sergileyen bu güzel eyleme de yer veriliyor Savaşların Kadını’nda.

Savaşların Kadını’nda “Hür Ana” bir simge olarak kadının mücadeleci, yapıcı, yakınlaştırıcı, sahiplenici, birleştirici, kollayıcı,  çözüm bulucu yanını da çekip çıkarıyor bedeninin içinden ve gözler önüne seriveriyor.

Grev, sendika, kadın hakları, nüfus planlaması-doğum kontrolü, aile içi şiddet, beyin göçü, geçim derdi, ücret eşitsizliği,  hayvanları koruma gibi toplumsal olayları da kendine iş edinen, köylü bir kadının, Hür Ana’nın köyden kente ulaşan nefesinin öyküsünü, çabalarını da okumak mümkün.

Kitabın bazı yerlerinde öğütler verirken okuruna, bazı bölümlerinde ise durup düşünülecek cümleler sunuveriyor: “Kadının güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, ne de kaşı gözüdür. Kadını asıl güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi, fedakârlığı, karşılık beklemeden verdiği emeği, sınırsız sorumluluğu, toplumsal duyarlılığı, barışçıl olması, engin anlayışı, sadakati, kalbini de katarak kullandığı aklı ve ana olma özelliğidir.”  (Sayfa: 194)

İslamiyet öncesi Türk kadınının kutsallığına ve önemine dair başlıklara yer verilip Cumhuriyet döneminde çıkarılan kadın haklarını ince ince anlatırken, Kuran’ı Kerim’de kadına nasıl yaklaşıldığına da vurgu yapılıyor, Atatürk Türkiye’sinden kesitler sunuluyor Savaşların Kadını’nda.

 

Hür Ana ile birlikte Ulus Meydanı’nı, Eski Meclisi, Etnografya Müzesini, Gençlik Parkı’nı Anıtkabir’i,  kısaca Ankara’yı da geziyorsunuz sayfalarda ilerledikçe.

 

Savaşın içinde başlayıp çeşitli savaşlara tanıklık ederek geçen bir hayat yine başka bir savaşın içinde mücadele ile devam ediyor ve Hür Ana’nın yaralı ana yüreğinden “SAVAŞA HAYIIIIIIR…” sesleri yükseliyor kitabın son sayfasından.

 

KİTAP TANITIMI: SİBEL UNUR ÖZDEMİR






 




Bu haber 1254 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



9 + 7 =
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
VİDEO GALERİ
SON YORUMLANANLAR HABERLER
YUKARI